17 Eylül 2009

Geçen sekiz ay pek bir acayipti. Hastalıklar, ağrılar ve acılarla dolu. Bu sürenin iki ayında hastanede yattım. Sağlıklı bildiğim bir bedenin bana nasıl bu kadar ihanet edebildiğine ise her yeni dertte şaşırdım kaldım. Ama neyse ki sonunda, en sonunda, çok şükür ki Elifim’i ve Zeynebim’i sağlıkla kucağıma aldım. Çok mutluyum, çok mutluyuz. Dört kişilik kocaman bir aile olduk. İçimizden taşan sevgi ne yere, ne göğe sığıyor. Tarifi mümkün değil. O kadar.

06 Nisan 2009

oye como va

Denizcim "Türkleri ikna etmenin yolları" diye atınca oltayı, kaçırmadım. Açarak bir kez daha geçeyim: Atatürk’e atıf, Türkiye’nin stratejik önemi, laik demokratik Türkiye dostumuzdur, AB’ye üyeliğinizi destekliyoruz, ben de bir Müslüman evladıyım, Ermeni sorununu kendi aranızda çözün, Başbakanla Türk usulü öpüşme... Daha ne olsun? “Rakı, şiş kebap çok güzel.” demeyecekti ya. Neyse tüm yazılmışlığına rağmen eğlenceli bir seyirlikti. İkna olmasam da keyifle izledim.

* Başlık: Barack Obama derken zihnimde ona eşlik eden melodi.
** Foto: Obama’nın beni ikna edebileceği hali. Bu haliyle gelip bir şeyler söylese sanki siz ikna olmazdınız. Hıh!

30 Mart 2009

...

Köşecinin Gözünden Halkın Oy Verme Davranışı 101 - Vaka Çalışması

Bir varmış bir yokmuş, bir ülkenin halkı o kadar aptal, o kadar satılmış ve o kadar göbeğini kaşırmış ki bir paket makarna, bir çuval kömür verene hemencecik verirmiş oyunu. Bu halka hiç güvenilmezmiş. Bu halkın yaptığı seçimin adı demokrasi olamazmış. Bu halk olsa olsa askerin güdebileceği bir koyun sürüsü olabilirmiş, o kadar. Daha da fazlasını hak etmezmiş. Halk birkaç zaman oyunu böyle kullanıp o ülkenin aydınlarını her defasında hop oturup hop kaldırmayı becermiş. Günler günleri, aylar ayları kovalamış...

Gel zaman git zaman yeni bir seçim günü daha kapıya dayanmış. Halk seçimden bir gece önce efsunlu bir şekilde aydınlanıp sabahında rasyonel insan olarak uyanıvermiş. Oy vermeye gitmeden önce durup bir düşünmüş halk: Bu böyle gitmez. Bunların burnu çok büyüdü, beni de çok hor gördüler, hem sadaka kültürünü de reddetmem
gerek, ülke artık sosyal devlet ilkesiyle yönetilmeli. Şunlara bir güzel dersini vereyim. İktidarı korkutayım ama muhalefeti de çok fazla sevindirmeyeyim. Sonra da gidip aynen düşündüğü şekilde oyunu kullanmış.

Velhasıl ülkeye o gün demokrasi gelmiş, her yerde çiçekler açmış, kuşlar cıvıl cıvıl ötmüş. Yaşasın demokrasiymiş.

07 Mart 2009

i want to ride it where i like

Kulağımda on senedir bazen coşup bazen kaybolan ama geri planda hep devam eden bir rahatsızlık var. İlk zamanlar çok mücadele ettim. Lakin doktora kaç defa gittiysem bir antibiyotik, bir de kortizon damla içeren reçeteyle çıktım muayenehaneden. İlaçları kullansam da baktım ki bir şekilde er ya da geç tekrarlıyor; ne yapayım benim de şifa bulmaz biricik derdim bu olsun dedim ve uğraşmaktan vazgeçip onu kabullendim.

Dört beş yıldır ben onu fazla kurcalamadan, o beni fazla taciz etmeden geçinip gidiyorduk. Fakat sanırım geçen hafta kullandığım bir ilaç onu tetikledi ve her geçen gün artan bir şekilde ağrım şiddetlendi. Dün dayanamadım ve doktorda aldım soluğu. Dedim; doktor bey geçmişim böyle böyle, modern tıp bu son beş yılda kortizondan başka bir çare geliştirdi mi? Dedi; yok, olmayacak da. Nasıl bu kadar emin olabildiğine şaşırdım. Nitekim ben dağ bayır gezerken bile kim bilir keşfedilmemiş ne şifalar var bunlarda diye bakarım otlara çalılara. Ha kulağıma ot sokmam o ayrı. Velhasıl yazdıkları tüm ilaçların % 95’inin antibiyotikten ibaret olduğuna inandığım bir kulak burun boğaz mütehassısının odasından daha kortizon içerikli reçetemle çıktım.

Efendime söyleyeyim ilaç etkisini göstermeye başlamamış olacak ki sol kulağımda dokunsan bağırtacak şekilde bir ağrıyla uyudum dün gece. Sol tarafa dönerek uyuyabilen, sırt üstü yatınca da kâbus görüp uyanan biriyim ben. Ağrı yüzünden demek ki, sırt üstü uyumuşum… Bir süre sonra hüngür hüngür ağlayarak uyandım. Panik içinde uyanan kocama ağlamaktan sebebini bile söyleyemedim. Sadece bırak biraz ağlayayım da rahatlayayım dediğimi hatırlıyorum. Gözyaşları içinde uykuya dalmışım.

Bu sabah: Ne gördün rüyanda? Söylerim ama gülmeyeceksin. Tamam gülmeyeceğim. Söz ver ama. Söz. Bisikletimi çalmışlardı.Bence çok komik, neden gülmüyorsun? E söz verdim.

Sabah readerda ilk tıkladığım post yeminle
şu oldu. Olmasa bu kayda değmez yazıyı yazmazdım zaten. Gerçi yeter ki yazmak iste, boş beleş konu mu yok?

19 Şubat 2009

it don't mean a thing


Empeüç çalarımın aktarma kablosu kaybolduğunda bu şarkı eşliğinde az mı sokak arşınladım, az mı şehirlerarası yolculuklarda otobüsün penceresinden dışarı bakıp hayallere daldım. O bir yana da ben doğmadan dokuz sene önce kayda alınmış bu performansı canlı dinlemek varmış, dünya gözüyle görmek güzel olurmuş, o mimikleri, Ella Fitzgerald’ın kikirdemelerini, Duke Ellington’un dalga geçercesine girsem de olur girmesem de tadı veren doğaçlamasını. Neyse bu şarkı günün şarkısı olsun, aşağıdaki de bu şarkının kendi gönlümce yapıbozduğum sözleri.

İyi bir melodi olsuuun, iyi bir müzik olsuuun nedir bunların olayı biliyor musun? Böyle nasıl diyeyim seni hoş bir şey yapmaya sevk etmiyorsa ona ne melodi denir, ne de müzik. Ha şimdi bir şarkıyı tamamlayan başka şeyler de var tabi; yerinde kıpır kıpır sallanmıyorsan, sen de tutamayıp kendini şarkı söylemiyorsan hiçbir anlamı yok gülüm. İster şirin olsun, ister ateşli, fark etmez yeter ki ritmi tuttur. Sallanmıyorsan bu ritimle canım, hiçbir anlamı yok.

16 Şubat 2009

bizden sonrakiler gün görse bari

Bizim evin ora. Eskiden buralar hep sazlıktı.
Bazen öyle bir döneme giriyorum ki haftalar, aylar boyunca, gazetelerin, haber portallarının, köşe yazılarının altını üstüne getiriyorum her gün. Okudukça bunalıp, kalbim sıkışsa da gündeme vakıf olma kaygısıyla değil; ülkemi sevdiğim için, onu kendime dert ettiğim için okuyorum.

Daha önce iki defa başlayıp bıraktığım İstanbul: Hatırlar ve Şehir yeniden elimde. Öyle akmayan bir kitap. Orhan Pamuk bir yerde İstanbul üzerinden hüznü anlatıyor. Diyor ki; …Çocukluğumun İstanbul’unun bende uyandırdığı yoğun hüzün duygusunun kaynaklarını sezmek için, bir yandan tarihe, Osmanlı Devleti’nin yıkılışının sonuçlarına bir yandan da bu tarihin şehrin güzel manzaralarında ve insanlarında yansıyış biçimine bakmak gerek… O İstanbul üzerinden anlatsa da ben bu satırlarda memleketimin hikâyesini görüyorum. Bir insanın karakteri kendi ülkesinin tarihinden bağımsız bir şekilde gelişebilir mi? Aynı kısır döngünün içindeyiz durmadan. Tam “Acaba bir şeyler değişebilir mi, mümkün mü?” derken az gidip uz gidip bir arpa boyu bile gidilemeyen yollar görüyorum geriye dönüp baktığımda; bir ülkenin siyasi, ekonomik, demokratik tıkanmalarla dolu tarihi.

Böyle bir toprakta doğup, birbirinin aynı sabahlara uyanan bir insanın ruhunun kodlarına hüzün ve karamsarlık nasıl işlemesin? N. Bilge Ceylan yalnız ve güzel ülkem dediğinde hepimizin yüreği belki de bu yüzden o kadar sızladı; hüzünden ve umutların yitirilmişliğinden. Düşünüyorum da bazen; ekonomik ve siyasi açıdan gelişmiş, demokrasiyi gerçek anlamda benimsemiş, terörün olmadığı ve insanların dinlerini, dillerini, kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşadığı bir ülkede doğmak, orada yaşamak nasıl bir duygudur acaba?

İlk paragrafta bahsettiğim o dönemlerden birinden çıktım yine. Şu sıralar gazetelerde sadece başlıkları okuyorum; kısa bir süre sabah haberlerine kulak veriyorum, o kadar. Readarımda köşe yazıları birikiyor; tümünü okundu olarak işaretleyip geçiyorum. Ve kendi küçük dünyamın küçük mutluluklarına dönüyorum.

08 Şubat 2009

you don't know my mind

Bizim duvar, bizim Akdeniz, ben.


Kıymet beni mimlemiş. İyi de etmiş. Biraz düşündüm, biraz da hayal kurdum, daha ne olsun. Denizcim vaktin olursa sen de yaz.

İlk soru yaptığım dört iş. Yedi farklı işte çalıştım bugüne kadar. Sondan dördüncü işimde heyecanlıydım, çok şey öğrendim ve bir sonraki işime hazırlandım. Bir sonraki işimde ise çok hevesliydim, yine çok şey öğrendim ama bitirmek zorunda kaldım. Daha sonraki işimde çok çalıştım, çok yoruldum ama bildiklerimin çok azını kullanabildim. En son işimde benden istenenden çok daha fazlasını yaptım fakat işe yarım gün gitsem bile olurdu. (Bunu okuyan da beni MİT ajanı sanacak. Ne yaptığımı az çok biliyorsunuz işte. Sadece detay yapmak istemedim.)

Defalarca izlediğim dört film. Öyle film çok aslında. Bir kere yeter ki bir film beni eğlendirsin, o zaman defalarca izleyebilirim. İşte o tür filmlerden ilk aklıma gelen dördü; Hababam Sınıfı Tatilde, Neşeli Günler, Geleceğe Dönüş, Pembe Panter.

Yaşadığım dört şehir: Ömrümün şimdiye kadarki kısmının yarısı Mersin’de, yarısı Ankara’da geçti, geri kalan kısmı da Antalya’da geçecekmiş gibi görünüyor.

Tatil için gittiğim yerlerden beni en çok mutlu eden dördü; Canım İstanbul, Nostaljik Lizbon, Romantik Paris ve Heyecanlı Barselona.

Kebap, döner ve pideleri kategori dışında tutarak en sevdiğim dört yemek sırayla; üzerine sarımsaklı yoğurt dökülmüş kıymalı makarna, annemin yaptığı dolma, mantı, kendi yaptığım karnıyarık.

Mekânın zamandan bağımsız anlamı olmaz diyerek kuruyorum bu hayali. Hemen şimdi olmak istediğim dört yer: 16. yüzyılda İstanbul, Milattan Önce 2500 civarında Kahire, Milattan Önce 2. yüzyılda Termessos ve 15 Kasım 1975’de Erdemli. Of, gözlerim doldu.

Sonuncusu pek romantik. Bir yağmur damlası olsam Akdeniz’e, Boğaz'ı gören bir tepeye, bir çam ormanına ya da bir minenin mavi yapraklarına düşmek güzel olurdu.

26 Ocak 2009

shiny happy people laughing

Çok sevindiğimde çığlık attığım, sağa sola koşuşturduğum, o da olmadı yerimde zıpladığım çok olmuştur. Sevinince kahkaha atmak; hatırlamıyorum. Fakat şu son beş gün içinde iki defa tecrübe ettim. Pek güzelmiş. Herkes maşallah desin.

21 Ocak 2009

and the children come out to play
another day

Birkaç gündür yeni başkanını kutluyor Amerika. Bildiğimiz macera dolu, slogan dolu; kahramanlar yaratmayı, onların heykellerini dikmeyi, onlara kendilerini ve dünyayı kurtaracağına inanarak bağlanmayı seven Amerika. Hudson nehrine uçak indiren Sullenberger gibi; yahut umut, değişim, ilerleme vadeden Obama gibi kahramanları gözü yaşlı izleyen Amerika.

Dün yeni başkan yemin etti, izlemişsinizdir. Kusursuz Amerikan kahramanı portresine uymayan şaşırmalarla doluydu yemini ama olsun, hayırlı olsun. Yemin törenini ve iki gün önceki kutlamayı izlerken hep aklımdaydı; başka bir yer orası, biz ise bambaşka bir dünyayı yaşıyoruz. Gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz şey başka.

Neredeyse tamamı sivil olan 1300 Gazzeli öldürülürken batının kör, sağır ve dilsiz kalışına inanmak istemediğimizden belki de, Pelıstayn diye ağzını açan her batılıya ne diyor diye bir umut daha fazla kulak verir olduk. Küçük bir örnek; öldürülen çocuklara dair bir şeyler söyleme cesareti var sandığımız Bono bile “Bu aynı zamanda İsrail’in, Filistin’in rüyası.” dediğinde mesajındaki karmaşaya ve hedefini şaşırmışlığa belki de bu yüzden öylece bakakaldık. Burası başka, orası bambaşka bir dünya. Hepsi bu.

Hope that we can change? Acaba? Ne yalan söyleyeyim Obama seçildiğinde az da olsa sevinmiştim ben de. Dünyayı kurtaramasa da en azından Bush’a benzer bir başka cumhuriyetçi yerine bize de dokunan bazı şeyleri değiştireceğini söyleyen Obama gibi bir demokratın seçilmesiydi sevincimin nedeni. Öte yandan Ehud Barak ile adaşlığının ve ilk adının İbranicede aydınlanma anlamına geldiğinin altını ısrarla çizen bir başkanın politik olarak düzeltilmiş (!) konuşmalarının içinde Gazze’de öldürülen bebeklere dair cümleler aramak sokaktaki Amerikalı kadar saf olmayı gerektiriyor belki de.

Not: Canı sıkılana eğlence.

13 Ocak 2009

...

Şu aralar hayatımın gidişatını değiştirecek şeylerle uğraşıyorum. Aslında işime bakıp başka şeye kafayı takmamam lazım. Fakat izledikçe, okudukça ruh halimi berbat eden iki grup var ki başımı ne yana çevirsem kendilerinden kaçamıyorum.

İlk grup savaşa üzülmemeyi, akılcı olmayı marifet sayan; üstüne üstlük bunu sağda solda öğütleyen zihniyettekiler. Yani sözüm ona realistler. Hazretleri, tarihte olup biteni hatırlatırlar sonra da, “Müslüman oldukları için üzülüyor bunlar.” diyerek de yeni keşifleri olan bir akıl yürütmeden yola çıkıp insanlık dersi verirler. İlla ki marjinaldirler. Öldürülen için üzüleni örtük ya da açık bir biçimde cehaletle suçlayarak küçümserler. Oysa kendi içleri kurumuşluklarına gerekçe aramaktan başka bir şey değildir yaptıkları.

Diğer grup Cumhuriyet tarihinin en büyük davası diye bilinen bir davada sanık olarak götürülenlerin arkasından hala ama hala alkışlayıp tezahürat yapanlar. Aklım almıyor almıyor. Tamam dava sonuçlanmadı, tamam suçsuz olabilirler. Ama yahu hiç mi, zerre kadar da mı şüphe duymazsınız? Bunca gün gibi açık ilişkiye, kazdıkça çıkan pisliğe rağmen nasıl bu kadar emin olabilirsiniz? Bit kadar bile şüpheniz yok öyle mi? Ha ama sizler tabi insan haklarının yılmaz savunucularısınız. Bir senedir neredeyse hop oturup hop kalkarak; “Vay efendim kendileri giderdi, sen niye kolundan tuttun da gece vakti evinden aldın da…” Haklıysa(nız) başka nedenlerle de gelin biraz. Bu topraklar yıllarca işkence ve insan hakları ihlallerinin cezasını çekti, hala da çekiyor. Onlar için insanlığınız nerdeydi? Neden bunları söylemeye, söyleyenlere mikrofon tutmaya şimdi bu kadar heveslisiniz? Ayıp ayıp.

Bu iki zavallı gruba bakınca arkama bakmadan ülkeyi terkedesim geliyor.

04 Ocak 2009

...

Dokuz gün oldu. Yıllardır siyaset, sanat ve medyanın tüm imkânlarını kullanarak gaz odalarında katledilen halkının hikâyelerini anlatmaktan usanmayan İsrail, bu dokuz gün içinde çoğu sivil 500 insanı öldürdü. Yaralı sayısı ise 2500’e yakın. Önce duvarlar örüp ardından da Akdeniz ile o duvarlar arasına sıkıştırdığı Gazze’nin üstüne bombalar yağdıran İsrail’in bu yaptığının gaz odalarında Yahudilere yapılan soykırımdan bir farkı var mı? Uluslararası toplumun sessizliği ya da İsrail yanlısı açıklamaları ise İsrail’in Gazze’ye yağdırdığı bombalar kadar kahredici. Bir savaşın içine doğmuş çocukların o savaşta öldüklerini görüyorum; çaresizliğimden, insanlığımdan utanıyorum.

01 Ocak 2009

değişen bir şey yok şimdi*


Birocakikibindokuz, sabah. İki gün önce “Yok canım sorun değil, balodan biraz erken ayrılır vaktinde gelirim.” diyerek benimle dalga geçen Hatice Hanım şimdi camları siliyor. Benden bir saat sonra yeni yıla giren Fatih ise şu an muhtemelen şantiye geziyor. Bense biletime kayda değer bir şey çıkarsa derhal telefon açıp kocama “Artık çalıştırmayacağım seni, bundan sonra evinin erkeği olacaksın.” demeyi planlayarak Milli Piyangonun sayfasına girmeye çalışıyorum. Lakin sayfa bir türlü açılmıyor.

Geçen bayramın üçüncü günü, öğleden sonra, Mersin’de deniz kenarında bir çay bahçesi. Keyfimiz yerinde. Gölgesinden kimseye fayda gelmeyen bir palmiye ağacının altında güneş gözümüze gözümüze girerken bir piyangocu yaklaşıyor yanımıza. Çay gelene kadar zevkli bir oyalanma niyetine, kazı kazan alıyoruz birer tane. Kazı kazan kartını elime aldığım o anla, son rakamı kazıdığım an arasında aklıma bir yıldan daha fazla bir süredir kadro için bekletildiğim, kendi alanım dışındaki projelerde çalıştığım ve bunların bazen beni nasıl sıktığı geliyor. Diyorum şimdi büyük ikramiye bana çıksa, puf diye üflesem şu materyal dertlerin üstüne, toz gibi dağıtsam hepsini. Hoş bir duygu kaplıyor bir anda içimi. Birkaç saniye süren ruh halim o son rakamı da kazıyınca geçiyor. Sanki ilk defa yaşamışım gibi “Nasıl da güzel bir duyguymuş.” diyorum. Rasyonalitesini yitiren kumarbaz demek ki aynı noktaya atış yapıyor durmadan; ya çıkarsa umudunun o tatlı heyecanına. Bir iki dakika sonra piyangocu bütün patavatsızlığıyla yaklaşıp Fatih’e soruyor: “Ne çıktı abi, kol saati mi?

Birocakikibindokuz, sabah. Milli Piyangonun sayfası nihayet açılıyor. Sonucu o piyangocu kadar terbiyesizleşmeden söyleyeyim; hayatımızda değişen pek bir şey yok. Fatih muhtemelen hala şantiye dolaşıyor, Hatice Hanım halı siliyor, ben de birazdan ütüye başlayacağım.


*Önceki başlık Googledan yolunu şaşıranı buraya düşürüyordu, değiştirdim.

26 Aralık 2008

geçerken yanımdan o an tanımadın beni

“Annemin yaşıyla Mersin’in plakası aynı.” diye düşündüğüm zamanı hatırlıyorum. Dün gibi olmasa da. Ve nihayet geçen ay ben de otuz üç oldum. Otuz üç. Kabullenip normalleştirmek için yüksek sesle söyleyelim; otuz üç.

Bir doğum günü postu yazmamıştım. Yirmi beşten sonra yeni bir yaşa girdiğini ona buna sevinçle duyurmak akıl kârı değil zaten. Bence doğum günlerinde yirmiye kadar büyüyor olmanı, yirmi beşe kadar da gençliğini kutlarsın. Hediyeleri ve hatırlanmayı hariç tutarak söylüyorum; yirmi beşten sonra doğum günleri yaşlandığını hatırlatmaktan başka işe yaramaz. İyi ihtimalle ortalama yaşam süresine yetmiş beş yıl dersen, ömrünün üçte ikisinde yaşlandığın sonucuna varırsın biraz haksızlığa uğramışlık hissiyle.

Eskiden, ama çok eski değil, otuzlu yaşlar artık insan ömrünün son demleri gibi gelirdi. Artık öyle gelmiyor. Ama yine de birilerinin yaşıma inanmaması, hatta not dönemlerinde bazı öğrencilerin “Ay hocaaam, sizi öğrenci sanmıştım.” diyerek yanıma gelmesi bile kısmi teselli oluyor şimdi. Bir de ayna var esas kahraman. Yaş bahsinde onunla da iyi aramız, çok şükür.

Fakat benden en az on yaş büyüktür dediğim kadınlar çıkıyor karşıma bazen. Onların benimle aynı yaşta ya da benden iki üç yaş küçük olduklarını öğrendiğimde düğümleniyor boğazım. Diyorum ki benim hayatım yine de kolaymış. Başka türlü nasıl olur? Annemden geldiği garanti DNA kodlarım bu kadar farkı açıklamaya yeter mi?

Her yaşın ayrı bir güzelliği varmış. Yalan. Gergin bir cilt, daha sağlıklı ve daha dinç bir vücut, daha fazla heves, daha fazla heyecan, bunlar hep gençken var. Ondan sonra taş çatlasa yukarıdaki satırlarda görülen yaşım var ama genç gösteriyorum tesellisi. O da şanslıysan tabi.

Geçmiş doğum günleriniz kutlu olsun.

21 Aralık 2008

ben belki başkaydım
sen başka bir aşktaydın

Issız Ağaç. 13 Aralık 2008, Mersin-Antalya Yolu. Fotoğraflayan.

Herkes hakkında fazla konuştu, hevesim kaçtı, gitmeyeceğim dedim demesine de dün o kadar sıkıldım, o kadar sıkıldım; yapacak işim, yanımda eşim ve izleyecek başka film o kadar yoktu ki Issız Adam’a gittim sonunda. Solumda cep telefonunu kapatmayan bir sığırcık kuşu, sağımda da yüzüme yüzüme öksüren bir teyze ile ne kadar iyi izlenebilirse bir film, seyirci olarak o kadar iyi ifa edebildim bana düşen rolü.

Issız Adam’ın tanıtımlarını ilk gördüğümde çok sevdiğim Ferzan Özpetek filmlerine öykünmüş gibi gelmişti Çağan Irmak. Gösterimde herhangi bir Ferhan Özpetek filmi olmadığından, çakmasıyla da birazcık eyleyebilirim kendimi diyerek girdim filme aslında. Fakat nerede insanı önce kendi içine çekip daha sonra bir parça efsunla birlikte hayatın içine yeniden bırakacak o film, nerede Issız Adam? Bilakis eve götürmekte olduğum çok tahıllı ekmekle markette kalan tam tahıllı ekmek arasında fark olup olmadığı sorusu bile, dönüş yolunda zihnimi filmden daha fazla meşgul etti diyebilirim.

Can sıkan, filmden soğutan, olmaz dedirten sahneleri bir kenara koyarak söylüyorum, benim için bu filmin en olmayan yanı bir bütünlük hissi vermekten yoksun oluşuydu. Düzgün yazılmış bir metin gibi iç içe ve akıcı değil de, birbirine iliştirilmiş küçük not kâğıtlarına benziyordu film. Söylemek istediğim bu parça parça olma halinin hikâyedeki kopukluluklardan kaynaklandığı değil tam olarak. Daha çok birbirlerine ve hikâyeye bir türlü eklenemeyen yahut uymayan mekânlar, karakterler, diyaloglar. Ama en çok da diyaloglar. Çağan Irmak her ne kadar kristal parlaklığında tarz görünen bir hayatın o hikâyenin içindeki olmamışlığına dair eleştiriyi Müzeyyen Hanım ve Ada’nın iki çift sözüne kendi elleriyle iliştirse de, belki de bu yüzden sırf göstermek için gösterdiği hissine kapılıyor insan filmdeki birçok şeyi. Ha gösterdi de ne oldu? Evet, öyle bir evde yaşamak isterim, evet o restoranda yemek yemek, hatta orada aşçı olmak bile isterim. Fakat bir filmin insanda uyandırdığı tek duygu bu olmamalı.

Gişe rakamlarına bakınca insanın "Demek ki Türkiye’nin buna da ihtiyacı varmış." diyesi geliyor, pek de fazla kızamadan. Lakin benim cephede değişen bir şey yok. Dün, bu filmi görmeden önce, sevdiğim tek Çağan Irmak filmi Mustafa Hakkında Herşey’di. Bugün de öyle.

15 Aralık 2008

keşke

“Denizin kıyısında durmuşuz. Ayaklarımızı suya salmışız Ethel. Sen diyorsun ki ‘şu ilerideki elli beşinci dalgaya yüzelim birlikte. Bak o dalga ne kadar güzel!’ Ben de ‘hangisi?’ diye soruyorum. Daha sorumu bitirmeden yer değiştirmiş oluyor senin işaret ettiğin dalga. Bak artık söylediğin yerde değil. Elli beşinci değil de otuz beşinci olmuş şimdi. Giderek yaklaşıyor. Yani zaten o bu tarafa geliyor. Gelirken de elbet bir şeyler getiriyor yanında. Şimdi önünde iki seçenek var. Ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. Ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. Dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. O zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde.”

Elif Şafak, Bit Palas.

05 Aralık 2008

...

İki ay kadar önce Fatih, bir polis bizi engelleyecek şekilde hatalı dönüş yapınca arabanın camını açarak polise ne yapmaya çalıştığını sormuştu. O an benim bir polise nasıl böyle itiraz edersin şaşkınlığım mı, yoksa o polisin bir vatandaşın kendisine nasıl böyle itiraz edebildiğine dair şaşkınlığı mı daha büyüktü bilemiyorum. Kalbim bin beş yüz atarken arabalar sağa çekildi. Bizimki kendinden gayet emin bir şekilde, polisin sen kim oluyorsun da bana diyerek başladığı sorularına cevap verdi. Bir iki atışmanın ardından adam aniden döndü, arabasına bindi ve gitti. Şimdi bu polis ya “Bunda bu cesaret varsa kim bilir kimin nesi.” diye korktu, ya “Bu kadar rahat olduğuna göre deli galiba başıma daha fazla iş açmadan gideyim.” dedi ya da yüzde yüz haksız olduğunu fark etti. Son seçeneğin doğru olmasını diliyorum.

Bir lokanta dolusu insanın gözü önünde polis kıyafeti giymiş kişilerce saçından tutulup sürüklenerek kaçırılan ve tecavüz edilen kadınla ilgili haber ve yorumları okumuş, izlemişsinizdir. İstanbul Emniyet Müdürünün polise kimlik sorun öğüdünden sonra herkes, sıkıysa sor itirazlarına girişti. Aslında polisten korkmak kadar yine onunla ilişkili ama daha acıklı bir yanı var durumun. O da böyle bir olayda insanların “Bunu yapan polis olamaz.” diye düşünemiyor olması. Böyle bakıldığında görülen, klişe ifadeyle bana dokunmayan yılan bin yaşasının ötesinde bir sorun.

Bir başka sıkıntı medyanın konuyu ele alış biçimi. (Buna odaklanmadan bir şeyleri takip edemediğime göre herhalde kendimi delirtmek istiyorum.) Polisin zor kullanma potansiyelinin tartışılması iyi hoş da, seçilen kelimeler, çağrılan konuklar, üslup, belirli olguların yinelenme sayısı ve şekli tartışmaları bazen amacından saptırıyor. (Bu arada ortada iyi niyetli bir amacın olduğu varsayımıyla söylüyorum bunu.) Dün akşam da bir örneği vardı; eski emniyetçilerin de katıldığı tartışma programlarında polisin zor kullandığı ve halkın bu yüzden polisten korktuğunun altı çiziliyor. Fakat bu programlarda en nihayetinde açık ya da örtük bir şekilde “Elbette halk polisten biraz korkacak.” demeye getiriliyor. Şimdi devlet ne için ve kim için var tartışmasına girmek yersiz. Ancak ben polisten korkmamalıyım. Suçlu korksun.

Evet, korku öğrenilen bir şey. Üstelik bir şey anlatırken mesajın tamamı okuyanın ya da izleyenin aklında kalmıyor. Süzgecin üstünde basit hikâyeler, kısa cümleler, detayları gizleyen yahut konunun özünden uzaklaştıran tipleştirmeler kalıyor geriye. Bu bir hafta içinde de o kadar çok polisten korkuyoruz, yapamayız, soramayız lafı edildi ki artık korkmayanın da korkmaya başlayacağını sanıyorum. Sırf bu yüzden bile Cerrah ya da bir başkası, bunca tartışmaya çıksın ve bir karşılık versin artık. Desin ki haklısınız ama bunun önüne geçmek için teşkilatta şunları şunları yaptık, yapıyoruz, yapacağız... Çok mu iyimserim?

Normalde böyle bir olayın ardından beklenen şey, en azından polise kimlik sorabilme yönünde bir bilincin gelişmesi. Onu da geçtim, bu bilinçlenmenin en azından başlaması. Hem halkın hem de polisin zihnindeki bir evrilmeden bahsediyorum. Bu bir beklenti, umut. Oysa bunun yerine karşıma şu ve şunun gibi haberler çıkınca maalesef bir kez daha umudumu yitiriyorum.

03 Aralık 2008

o senin neyin olur derlerse

“Bir tek o olmaz! Baştan ayağa kıyafet de alman lazım, sen halasın.” diye uyaran bir dostum; “Sırtından değil omzunun üstünden açılan bir şey al öbür türlü enseleri acıyor.” diyen bir büyüğüm; bunları nereden bulabileceğimi bana sabırla anlatıp arabayı nereye park edeceğimi Google Earth’den işaretleyen bir kocam; bu bayram önünde aslan suratı, arkasında da kuyruğu olan bir tulum giyecek bir yeğenim var. Daha da sırtım yere gelmez.

30 Kasım 2008

sus söyleme

Baba ve Piç’i okuduğumdan beri okuyacaklarıma ve izleyeceklerime dair spoiler içeren bir konuşmaya veya yazıya denk gelmekten ödüm patlar oldu. Davanın getirdiği merak da vardı tabi, kitaba başlamadan önce kitapla ilgili eleştirileri okumak için nete girmemle başladı her şey. Bir oraya bir buraya bakarken, romanın daha önce bir dergide yayınlanmış eleştirisini bulmamla adı geçen sayfayı söverek kapatmam arasında siz deyin üç ben diyeyim beş saniye ancak geçmiştir. Sebep, sığırcık kuşu eleştirmenin romanın sonunda ortaya çıkan bir gerçeği daha ilk satırda küt diye söylemesiydi maalesef.

Hadi diyelim ki bu örnekte kendim kaşındım; fakat çok satacağı garanti bir kitap çıkacaksa yahut bir filmin gösterilmesine az zaman kala bu sözde eleştirilerden, tanıtımlardan kendini nasıl koruyacağını bilemiyor insan. Benim için bu konuyla ilgili en son örnek Issız Adam oldu. Her ne kadar Çağan Irmak filmleri arasından bugüne kadar bir tek Mustafa Hakkında Herşey’i sevmiş olsam da tanıtım filmini ilk gördüğüm andan beri Issız Adam’ı izleyesim vardı. Fakat gazeteydi, televizyondu, internetti derken en olmadık yazıların, söyleşilerin arasından fışkıran spoiler sağanağıyla filme dair ne var ne yoksa gayriihtiyarî öğrenmiş bulundum, sinirlendim ve filme gitmekten vazgeçtim. "Altı aya kalmaz Türkmax verir. Benim de sektöre katkım bu kadarla kalsın.” diyerek intikamımı almış sayıyorum kendimi.

Gelelim dün geceye. Normalde Friends benim koşu bandı dizim. İki gün spor yapmadıysam iki, üç gün yapmadıysam üç bölüm Friends seyrederim tempolu yürüyerek. Dün akşam izleyecek bir şeylerin yokluğundan ailece biricik koşu bandı dizime sardık. 4-5 bölüm Friends, akabinde de uyku ve tabii ki rüyalar
. Geçen ay ailesinden ayrılıp kendine ayrı ev tutan bir arkadaşım, Firendsgiller ve benim spoiler endişem bilinçaltımda biraraya gelip aşağıdaki gibi bir kurgu uygun görmüşler gecem için. Bu kısımda görüntü dalgalanmaya başlıyor…

Arkadaşım bir parti veriyor: Ayrı eve çıkma partisi. Davetiyeler filan bastırılmış. Lakin bana davetiye gönderilmemiş. Sinirle hesap sormaya gidiyorum. Friends tayfa da orada. Onları orada görünce hasedimden çatlayacak gibi oluyorum. Arkadaşım mahcup, bir yandan açıklamaya bir yandan da gönlümü almak için beni onlarla tanıştırmaya çalışıyor. Monica araya giriyor, elini uzatıyor:
- Merhaba ben Monica, bu da eski eşim Chandler.
- Chandler mı? Eski mi? İnanmıyorum ya, ben o bölüme gelmemiştim daha!

23 Kasım 2008

ah tut-i mucize guyem*

Geçen pazar, Kurşunlu Şelalesi.

Hayatın en büyük mucizesinin, sağlıklı bir çocuğun dünyaya gelmesi olduğunu düşünmüşümdür hep. Geçen hafta Erim’in ilk fotoğrafları geldiğinde de ellerine, ayak parmaklarına, yüzündeki simetriye bakarken bu mucizenin bir kez daha gerçekleşmesine hem şaşırmış hem de rahatlamıştım.

Bugün de Erim’in 56 saniyelik bir videosunu gönderdi abim. Sabahtan beri en az yirmi kere izlemişimdir. Her izleyişte gözlerimin içindeki damarlar önce titredi, sonra genişledi ve ardından azıcık nem kaldı gözlerimde. Bunda daha bir haftalık bebeğin babası ona öpücük gönderdikçe gülümsemesi kadar, abimin bir bebeği “yavrum” diyerek sevmesinin etkisi var kuşkusuz.

O, ilkokul birde gücüm yetmediği için çantamı taşıyan; tüm dönemlerin el/eşek şakalarını en güncel zamanlarında öğreten; birlikte uzaktan gelen arabanın modelini, başlayan reklamı bilme yarışları yaptığım; evde sıkılmayayım diye beni peşine takıp kendi voleybol antrenmanlarına götüren; akşam gezmelerinde bu defa kendisi peşime takılan; her hafta eve taşıdığı onlarca kasetle beni çocuk yaşta rock müziğe bulaştıran abim işte. O şimdi bir bebeği “yavrum” diyerek seviyor. Vay be!

En çok abimin yüzüne benzer yüzüm. Erim de abime benziyor gibi. Ne demeye getirdiğim anlaşılmıştır. Yerinde tespit için iki hafta kaldı. Önümüzdeki bayram Erim Bayramı.

*Ben mucizeler söyleyen papağanım.

13 Kasım 2008

biliyorum sen bir meleksin

Bugün öğleden sonra, saat üç buçuk gibi, abim baba; eşi anne; annem babaanne; babam dede; kardeşim amca oldu. Ben de hala! Üç kilo dokuz yüz gram nur topu gibi bir oğlan sayesinde, Erim sayesinde. Üstelik bu unvanları her birimiz ilk kez tecrübe ediyoruz, mutluyuz…

03 Kasım 2008

all these words i don't just say

Daha önce de yazdım. Bizdeki engelli, sakat bir internet. Blogger'ın kapatılmasına gerek yoktu bu sıfat için. Benim için blog dünyası kayda değer fikirlerin kayda değmeyenlerden çok daha az olduğu bir fikir platformu. Ama iş görüyor. Ben mesela, bloglarda yazılanlar ya da bloglardaki yönlendirmeler sayesinde bazı yeni şeyler öğreniyorum ve düşünmediğim bazı konular üstünde düşünüyorum. Bu yüzden Blogger kapatılınca çok kızdım. Öyle kalsaydı uzunca bir süre yazamayacaktım muhtemelen. Hevesim kırılmıştı.

Neden blog yazdığım konusuna daha önce kısacık da olsa değinmiştim. Ben yazabildiğimi görmek için yazıyorum. Anlattıklarına dikkat çekebilmek çok değerli bir beceri bana göre. Konunun dikkat çekici olması değil kastım yalnızca. Nasıl anlatıldığı da en az konu kadar önemli.

Çok güzel yazılar okuduğumda yazmak konusunda şevkim kırılıyor bazen. Sonra da çaba sarf ettiğimi düşünerek teselli buluyorum. Yazarken özeniyorum. Yazmak üzerine düşünüyorum. Aynı cümleyi farklı kelimeler ya da farklı dizilişlerle kurmayı deniyorum. Metaforlara başvuruyorum ya da onlardan vazgeçiyorum. Bazen elimde olmadan devirdiğim cümlelerin belini doğrultuyorum. Bazen de hangi haliyle daha akıcı olduğuna bakıp öylece bırakıyorum. Dilbilgisi hataları yapmamaya çalışıyorum. Bazen istiyorum ki yazılarım konuşuyormuş gibi olsun. Öyle serbest. Sonra muhtemelen blog dışındaki yazma geçmişimin de etkisiyle öyle serbest yazamıyorum. Diyorum bu bir yazı; yazıyorum ve orada duruyor; yazı gibi olmalı. Yeniden düzeltiyorum. Ben işte aşağı yukarı böyle blog yazıyorum.

Kendi yazdıklarıma bayılmıyorum evet. Ama en azından yazdıklarımı sevene kadar bir çaba harcıyorum. Sevmezsem yayınlamıyorum. Yazmış olmak için yazmıyorum. Daha güzel yazma çabasını seviyorum. Bu yüzden blog yazıyorum. Biliyorum ben yazdığım için dünya değişmiyor. Ama üzerinde özenerek uğraştığım bir şeylerin yavaş yavaş geliştiğini ve çoğaldığını görmek beni mutlu ediyor. Yazdıkça ve yazmaya dair bir özen gösterdikçe bir kenarda derli toplu temiz bir şeylerim olduğunu düşünüp rahatlıyorum. Bu derli toplu olma halinin fazladan linkler, fotoğraflar, gösterişli blog şablonları tarafından bile bozulmasını istemiyorum. Beyaz fonum ve kırmızı siyah yazı karakterlerimle burası benim yerim. Benim duvarları beyaza boyalı temiz odam. Birinin bu odanın kapısına bana sormadan kilit vurabilme ihtimaline katlanamıyorum.

25 Ekim 2008

...

Bu sefer YouTube, Imeem ya da Blogger için değil, SÖZLERİMİ GERİ ALMAM için soruyorum:

Neden? Hangi hakla? Hangi suçla?

17 Ekim 2008

benim hâlâ umudum var

Bazen öyle günler oluyor ki, gündüzler geceleri hiç bağlamıyor. Bedenim gündüz ne yaparsa yapsın, gözlerim nereye bakarsa baksın; rüyalarım hep aynı sonla bitiyor. Bazen, bakıyorum ki elden bir şey gelmiyor, kurduğum hayalin olasılık hesaplarıyla oyalanıyorum. Bazen de içimi bambaşka bir şekle sokan şeyler oluyor. Aylar boyunca saksının içinde öylece duran dallar çiçek açıp, umut veriyor. Ve şükredip diyorum; hayat devam ediyor.

16 Ekim 2008

...

Bugün, üzerinde çalıştığım bir dosyada TÜSEV tarafından 2006’da yapılmış bir araştırmanın aşağıdaki bulgusu çıktı karşıma. Tesadüf işte. Soru şu: “Yoksullara yardım kimin görevidir?”. Yanıtların dağılımı şöyle: Devlet dışındaki aktörler % 58 (% 29 varlıklı kimseler; % 24 vatandaşlar; % 1,5 Sivil Toplum Örgütleri; % 13,5 diğer). Devletin görevidir diyenler ise % 42.

Cevap seçeneklerinin her biri beni başka şeyler düşünmeye sevk etti. Özellikle varlıklı kimseler ve vatandaşlar ayırımını doğru bulmadığımı söylemeliyim. Birilerine el uzatmak için elbette ki zengin olmak gerekmez. Ama insanlar aynı anda iki seçeneği de görünce “Tabi canım, zengin olan versin.” diye düşünerek işaretliyorlar demek ki. İşin içinden sıyrılmanın dayanılmaz çekiciliği tespiti yapılabilir burada, ama öte yandan şu şekilde düşünmek de mümkün: Benim vereceğimle bir Karamehmet’in, bir Koç’un vereceği bir mi?

Şunun bir de din boyutuna gelelim: Bu ülkede yaşayanların çoğunluğu Müslüman değil mi? Nüfus [cüzdanı] istatistiklerinden değil, "Evet ben Müslüman’ım." diyenlerin oranından bahsediyorum. Cumhuriyet döneminden başlayarak devlet eliyle yaratılmış Türk burjuvazisinin büyük bir kısmı da kendilerini Müslüman olarak tanımlamıyorlar mı? En azından öyle olduklarını söylüyorlar. Pekâla, İslam’ın emri diye bildiğimiz zekât kurumu işliyor mu bu memlekette? Çok zor. Düşünün şimdi dinin böyle bir konuda bu insanları bağladığını; bir Sabancı’nın, bir Eczacıbaşı’nın malının kırkta birini yoksula verdiğini. Hem de her sene. Senede bir ay iftar çadırı kurmakla bitmiyor o işler. Desinler diye.

Yoksullara yardım konusunda sivil toplum örgütlerinin rolüne gelelim bir de. Deniz Feneri vakasının dumanı üstünde malum; bu yüzden aynı soruyu bugün sorsalar bu seçeneği işaretleyen çıkar mı; emin değilim. İster hayal kırıklığı yaşayın, ister bu rezil sona bir oh çekin ama büyük bir örgütlenmeydi, etkileyici sloganlar ve tanıtımlarla binlerce insanın kalbini kazanmışlardı. Yolsuzluğun ortaya çıkmasının ardından başta bazı köşe yazarları olmak üzere “Bildiğin kişiye, kendi elinle ver.” demeye başladılar. Ama ben bunun tam bir çözüm alternatifi olduğunu düşünmüyorum. Modern yaşam böylesine canımıza okuyorken kimlere elimiz, vaktimiz, enerjimiz yetişebilir ki? En muhtaç olanın kim olduğunu nereden bilebiliriz? O ihtiyaç sahipleri istemek için bizim kapımıza gelmezlerse bile yardım kurumlarına gidebilirler. Üstelik düşünün; yaşadığımız mahallenin, şehrin ve hatta ülkenin ötesinde yaşayan yoksullara ulaşmayı vadeden örgütlenmeler bunlar. Dünyada 1,5 milyar kişinin günlük geliri 1 dolardan azken yardımın, yoksula el uzatmanın sınırı, dini, milliyeti, olmaz gibi gelmiyor mu size de? İşte bu yüzden (yine de) sivil toplum örgütleri bu işin içinde olmak zorundalar.

Cevapların kategorize edilişinde dikkatinizi çekmiştir: Yoksulluk vermekle mi ilgilidir, yoksa bir sistem sorunu mudur? Devlet mi, devlet dışı aktörler mi? Cevap verenlerin çoğu yoksullara yardımdan devleti sorumlu tutmuyor. Bu ilginç bir bulgu aslında. Çünkü Anayasa'nın daha ikinci maddesi Türkiye Cumhuriyeti bir sosyal devlettir diyor. Şu da Anayasa Mahkemesi'nin bir kararı: “[…] Anayasa’nın Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer verdiği sosyal hukuk devletinin dayanaklarından birini oluşturan sosyal güvenlik kavramının içerdiği temel esas ve ilkeler uyarınca toplumda yoksul ve muhtaç insanlara Devletçe yardım edilerek onlara insan onuruna yaraşır asgarî yaşam düzeyi sağlanması, böylece, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkelerinin gerçekleşmesine elverişli ortamın yaratılması gerekir”. İşin bu kısmını en kısa şekilde anlatabileceğim hali böyle. Sonuç olarak görünürde bir sistem değişikliği olmadığına göre sosyal devletten medet ummaktan (daha da doğrusu bu sistemin yazıldığı gibi işlemesini istemekten) başka çare yok.

Not: Dün hayatımdaki en acayip günlerden biriydi. Yazamadım. Ama yine de bu post bir blog eylem günü yazısıdır.

10 Ekim 2008

there is so much destruction

Denize bakarken su üstünde yürüdüğümü hayal etmeden duramıyorum. Ancak üstünde yürürken deniz cam gibi sert olmamalı. Ya ben daha hafif olacağım ya da suyun kaldırma kuvveti daha fazla. Bir akşamüstü, durup dururken kayalardan aşağı inecek, kendimden emin ve sakin basacağım ilk defa suya. Topuklarım suyun içine birazcık girecek; ayaklarım da ıslanacak ama daha fazla batmayacağım. Buna şaşanlara dönüp bakmadan yürüyeceğim karşı kıyıya. Karşı kıyı çok çok uzakta olsa bile hiç yorulmadan, çabucak varacağım oraya. Yorulmamak imkânsız mı diyorsun? Denizin üstünde yürüyebilirse insan, hayalini hiç tutmaz sağlam basmak adına.

Foto için not: Yıllar önce şu klibi ilk kez izlediğimde kendimi bildim bileli kurduğum bir hayalin güzel bir resmini bulduğum için sevinmiş; çekilen Madonna’yı mı, yoksa çeken Luc Besson’u mu daha çok kıskanayım bilememiştim.

26 Eylül 2008

where is my mind

21 Eylül 2008 Pazar günü, öğleden sonra gördüğüm.
Önceki gece beli iki büklüm, saçları bembeyaz, gri kalın kumaştan elbisesini aynı kumaştan yapılmış bir kemerle büzerek incecik beline oturtmuş bir kadın gördüm rüyamda. Bankta oturduğu halde elinde bir baston tutuyordu. Ona çok yaşlı olmasına rağmen neden kocasıyla veya çocuklarından biriyle yaşamak yerine yalnız başına yaşamakta direttiğini sordum. Ak saçlı nine, kendisine yönelttiğim Mahzun Kırmızıgül usulü bu soruya, uyandığımda “Hayırdır inşallah!” dedirten şaşkınlığıma vesile şu cevapla karşılık verdi: Subjektif gerçeklik için önce objektif gerçeklik.

Bilinçaltım durup dururken neden böyle biraz sosyolojik, kısmen geriatrik, az biraz da psikolojik bir sorunu işleme gereği duymuştu? Peki, ak saçlı nine neden sorduğum soruya sosyolojik, geriatrik ya da psikolojik değil de -tersinden kursa biraz daha kolay anlayabileceğim- gerçek burada ama aslında ondan önce orada gibi epistemolojik bir cevapla karşılık vermişti? Birbirinin zıttı gibi görünen iki gerçeklik durumunu birbirinin içine katıp karıştırmaktaki kastı neydi bilmiyorum. Soru ile cevap arasında bir bağlantı kurulabilir mi onu da düşünmeye takatim yok.

Ak saçlı ninenin kurduğuna benzer herhangi bir önerme üzerinde yaklaşık üç yıldır düşünmediğime göre böyle bir rüyayı gündüze ait düşüncelerimin bir yansıması olarak yorumlayamam. Ancak bu rüyayı sevdiğim bir yazarın sevmesem de bitirmeye inat ettiğim romanındaki o saçma olayların beni içine çektiği buhranla uykuya dalmış olmama bağlayabilirim. Evet.

21 Eylül 2008

sana iş gelen bana eğlence

Dün:
...
- Peki zihninde Amsterdam'a indim mekan ferahtı çalıyor mu?
- O da çalıyor, uykulu gözlerle döndüm rüyamdan da.
...
Bugün:

20 Eylül 2008

titresin bir mum alevinde o eski günler

Masumiyet Müzesi’nde hikâye ben doğmadan altı ay kadar önce, 1975 yılında başlıyor. Bundan feyzalıp belki de, o dönemlerde İstanbul’da hakikaten bir Kemal ve bir Füsun yaşamış gibi, sanki gerçeklermiş gibi, o zaman şu yaştaydım, şu zaman şu yaştaydım ve şunu yapıyordum diye diye okudum kitabı.

Bizim zamanımızda eşyaların, elbiselerin,  nesnelerin biçimlerine özelliklerine dikkat etmek; bunlarla ilgili belirgin tercihlere sahip olmak,  şimdinin çocuklarında olduğu gibi üç beş yaşlarında ortaya çıkmazdı. Saftık biz biraz. Bir de henüz tüketim zehri o kadar erken yaşta zerk edilmiyordu kana.  En az bir on yaş civarını görmek gerekirdi. Bu yüzden Orhan Pamuk hikâyeyi anlattıkça o dönemde etrafımda olan eşyaları, elbiseleri, nesneleri hatırlamak yerine yetmişler ve seksenlerde çekilmiş filmlerdeki eşyaları, elbiseleri, nesneleri, saç modellerini, partileri, tavırları, duruşları, bakışları hatırladım durdum.

Elbette ki bir romandan çok etkilenmek için o dönemi yaşamak gerekmez.  Misal benim zihnimde günlerdir romandan karakterler, anlar, cümleler (ama en çok da cümleler) uçuşup duruyor. Fakat merak ediyorum da ben bu romandan bu kadar etkilenmişken, gençlik yıllarını o dönemde İstanbul’da yaşamış, hele ki Nişantaşı yahut Çukurcuma’da yaşamış biri bu kitabı okurken yer yer vuran kalp ağrısından takatsiz kalmadan nasıl getirir bu kitabın sonunu? Ve kitabın kapağını kapattığında neler hisseder acaba?  Sanırım birkaç cevap geliyor yarın. O dönemlerin İstanbul’unu bilen ve Masumiyet Müzesi ile ilgili duygu ve düşüncelerini merak ettiğim biri kitabı okumuş sonunda. Yarın da yazacak. Merakla bekliyorum.

18 Eylül 2008

...

Dün sabah önceki yazımın şarkısı için Imeem’e girmek istedim. Sayfayı tıkladığımda sırf göze sokmak, sırf inadına sinir etmek için özellikle seçildiğini düşündüğüm yazı tipi, rengi ve boyutuyla o bildik Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir cümlesiyle karşılaştım. Sonunda nokta olmayan cümle; devamı gelecek. O an ağzımdan çıkanları buraya yazmayacağım.

Türkiye’de internette sansür kurumsallaşıyor. Önce yasalarla site kapatma ahlaki ya da faydacı boyutlarıyla gerekçelendiriliyor ve rasyonelleştiriliyor, ardından tekrarlandıkça meşrulaşan sansür kanıksanmaya başlıyor.

Şu anda onlarca siteye erişim engelli. Yani internet Türkiye’de sakat. Ve neredeyse alışıyoruz buna, kanıksıyoruz.

Hızı, sahipsizliği, küreselliği ama en çok da "herkesin kullanımına açık" oluşuyla başka hiçbir iletişim aracının sunamadığı kadar demokratik bir etkileşim ve paylaşım imkânı sunduğu için internette sansür tehlikeli olduğu kadar internetin varlık sebebine de ters. Çünkü ağın içindeki kanallardan bir kısmını engellediğiniz zaman, onu sakat bıraktığınız zaman, internet o bildiğimiz anlamdaki internet olmuyor artık. Üstelik yasakladığın şey aslında orada olmaya devam ediyorken kendi tanımladığın sorunu çözdüğünü varsaymak ne komik. Bu bana kafasını kuma sokmuş devekuşlarını hatırlatıyor.

17 Eylül 2008

you woke up this morning
got yourself a gun

Internet sağ olsun uzun zamandır televizyonlardan bağımsız bir şekilde kendi dizi sezonlarımızı açıp kapar olduk malumunuz. Mayıs - Haziran aylarında üçer dörder bölümlük seanslar halinde izlediğimiz Nip/Tuck, kahramanların dükkânı Hollywood’a taşıdıkları ve senaristlerin tüm karakterlerin karakterlerine ihanet ettikleri berbat bir 5. sezonla sona erdi bizim için. Şu sıralar ise geçen yıl muhteşem bir finalle biten The Sopranos’da ikinci sezonun ortalarına gelmiş bulunuyoruz.

Emmy olsun Golden Globe olsun bunlar Amerikan televizyon sektörünün başarılı addedilen ürünlerinin yüceltildiği etkinlikler olsa da, bahsi geçen ürünleri ucundan kıyısından takip etmeye girişmiş diğer ülke vatandaşlarının ödüllerin kimlere gittiğine dair haberleri görmezden gelmeleri pek mümkün olmuyor. Bu ödül gecelerinde kendi izlediğimiz dizilerin ödül alıp almadığına dair duyduğumuz merak aslında izlediğimiz dizi ya da oyuncular ödül alınca Amerikalı izleyiciden eksik kalmamış olmanın ve ben biliyordum zaten diyebilmenin tuhaf ve küçük sevincini yaşama isteğinden doğuyor bir nevi.

Bendeniz henüz ülkemizde yayınlanmadığı dönemlerde sıklıkla adı bu ödüllerle birlikte anılan The Sopranos’u, bir grup opera sanatçısının başlarından geçen komik olayların anlatıldığı bir sitcom sanırdım. Bu yanlış anlama The Sopranos’un ödül aldığı kategorinin ne olduğuna aldırmamaktan kaynaklanıyorduysa da bu ilgisizlikte bildiğim dizilerin aldığı ödüllere kulak kesilmenin etkisi vardır muhakkak.

Nip/Tuck gibi sonraki sezonlarda yüzümü kara çıkarmamasını umarak; The Sopranos’un şu ana kadar senaryo, oyunculuk ve yönetmenlik açısından beni ziyadesiyle memnun ettiğini söyleyebilirim. Dahası dizi, her bölümün sonunda bir film izlemiş hissi bırakıyor insanda. Hikâye özetle New Jersey’de yaşayan İtalyan mafya lideri Anthony Soprano, onun ailesi ve psikiyatrı etrafında geçiyor. Hem bildiğimiz, hem de mafya anlamındaki aileyi kastediyorum bu arada. Kameraya kan sıçramadığı zamanlarda bağlılık, sadakat, saygı, minnet, aşk, şefkat ve sevgi gibi duygular yoğun bir şekilde ama ince ince işleniyor dizide. Hal böyle olunca da Tony’nin yarı kapalı gözlerle boşluğa bakıp burnundan soluduğu o uzun, ağır ve sessiz sahnelerden birinde kendinizi bir mafya liderini anlayabileceğinizi ve hatta sevebileceğinizi düşünürken buluyorsunuz bir anda. Bir de bir jenerik müziği var ki, dizi başlamadan önceki havanız ne olursa olsun sizi muhakkak The Sopranos havasına sokuyor. Bilmeyene meramımı anlatmak, bilene üç kuruşluk keyif yaşatmak için onu da koyuyorum buraya.


09 Eylül 2008

şimdi ya da hiçbir zaman
gel sımsıkı sarıl bana

9 Eylül 2008 Salı günü, saat dokuzu çeyrek geçe civarında bir an, Masumiyet Müzesi’nin son cümlelerini okudum; kitabın kapağını kapattım; ve derin bir nefes aldım. Sokağın günün ilk ışıklarından itibaren artmakta olan sesleri oturduğum salona yayılıyordu. Güneş ışığının parkeler üzerindeki görüntüsü ise tül perdeyi havalandıran nemli ve yumuşak rüzgârın insafına kalmıştı.

Saygılar Orhan Ağabey!

07 Eylül 2008

Röportaj okumayı severim. Ancak nasıl yapıldığı önemlidir benim için. Sıradan bir röportaj sinir tellerimi anında gerebilir çünkü. Röportaj sırasında sorulması gereken soruyu tam zamanında soramayıp yeniden dönülemeyecek o anların sunduğu fırsatları kaçıran röportajcıyı tokatlamak isteyebilirim mesela. Ne bileyim röportaj yapılan kişinin kendi reklamını yapmasına yahut önemsiz cevaplar vermesine imkân tanıyan sorulara meyilli röportajcının kafasına kafasına vurma niyeti doğabilir içimde. Geri kalan enerjimle de karşısındakine bir yandan ilkokul çocuğu anket defterlerine layık sorular yöneltip, öte yandan özel hayatını özgür kadın kisvesi altında ortaya serip döken herhangi bir kadın röportajcının asimetrik kesim saçlarını yolma hayalleri kurabilirim bir anda.
İçimdeki saldırganın nihayet ortaya çıktığını düşünebilirsiniz ama hangimiz bazen böyle hayaller kurmuyoruz ki? Üstelik bu işleri iyi yapan birilerini takipteysek buna benzer hayaller daha sık canlanabilir kafamızda.

İşte her röportajına dolu dolu giden, çok iyi dinleyip verilen cevaplardaki alt, üst, sağ, sol tüm anlamları didikleyen, en ağzından kerpetenle laf alınmayanı bir punduna getirip konuşturan biridir Nuriye Akman. Gizlisi saklısı olan biri olsam ya da ne bileyim göründüğüm gibi olmasam; Nuriye Akman “Sana röportaja geliyorum.” dese “Müsait değiliz.” derdim. Kesin.

Muhakkak ilginiz dâhilindeki birileriyle röportaj yapmıştır kendileri. Buradan buyurun.

02 Eylül 2008

bana benden yakın, benden yabancı

Etkileyen aşk romanları adı verilen taşı kuyudan çıkarma çabasında üçüncü ve son bölümdeyiz. Bu yazın başında okuyup, “Vay be!” diyerek kapatmıştım kapağını kitabın.

Kimlik
Chantal, âşık ama aynı zamanda yaşlanmakta olduğu için erkeklerin artık onu eskisi kadar beğenmeyecekleri korkusuyla mutsuz bir kadın. Üstelik sevgilisi Jean-Marc kendisinden daha genç bir adam ki bu durum Chantal’ı daha büyük bir çelişkinin içine çekiyor. Chantal’ın korkusunun yaşlanmakta olan her kadında belirli bir düzeyde mevcut olduğunu varsaysak bile Kundera’nın bu korkuyu nasıl bu kadar iyi bildiğine ve bu kadar güzel aktarabildiğine şaşırmamak elde değil. Üstelik erkeklerin böyle bir duyguyu anlayamayacağını da Jean-Marc’ın bakış açısından anlattığı halde: Âşık bir kadın neden başka erkekler tarafından beğenilmek istesin ki?

Beğenilmeme korkusunun da tetiklediği bazı olaylar sonucunda çiftin arasındaki güven duygusu yerini yavaş yavaş bir güvensizliğe bırakıyor. Üstelik bu güvensizlik, içinde yalnızca ihanet şüphesini barındırmıyor; Chantal ve Jean-Marc iç dünyalarında birbirlerini gerçek kimlikleri ve geçmişlerinden bağımsız bir şekilde resmettiklerinden, bu resimlerin bozulması ya da kirlenmesi ihtimali onları çok korkutuyor. Bu da onları aşkları üstünden kendi kimliklerini sorguladıkları ve bu kimliklerin iç içe geçtiği bir sona doğru sürüklüyor.

Bu aşka dair:
“…Çok daha sonra, kocasını terk edip, birkaç yıldır Jean Marc’la yaşamaya başladığı bir dönemde, onunla bir deniz kıyısına gittiler: Akşam yemeğini dışarıda yediler, teras biçiminde suya uzanmış ahşap bir iskelenin üzerinde; o akşamdan belleğinde yoğun bir beyazlık anısı var; tahtalar, masalar, iskemleler, masa örtüleri, her şey beyazdı, ayaklı lambalar beyaza boyanmıştı ve henüz kararmamış yaz göğüne doğru lambalardan beyaz bir ışık yayılıyordu. Ve bu beyazlık banyosu içinde Chantal, Jean-Marc’a dayanılmaz bir özlem duyuyordu.

Özlem mi? Karşısında oturduğuna göre, ona nasıl özlem duyabilirdi ki? İnsan, var olan birinin yokluğundan nasıl acı duyabilir? (Jean-Marc bu soruyu cevaplayabilirdi: İnsan, sevdiği adamın karşısında özlemle yanabilir; onun gelecekte var olmayacağını seziyorsa; sevdiği adamın ölümü, görülmemekle birlikte daha o zamandan varlığını duyuruyorsa.)…”


Romanda beni etkileyen, aşktan ziyade Milan Kundera’nın aşka dair en çok bilinen gerçeklere dokunarak Chantal ve Jean-Marc’ın karmaşık iç dünyalarını basit ve anlaşılır bir dille aktarabilmesiydi. Yani aslında kitabı kapatırken ağzımdan dökülen o “Vay be!” aşka değil, yazarın bu becerisineydi. Düşünüyorum da şuraya onun yazdığı gibi bir tanecik paragraf yazabilsem şayet, blog yazmaktan daha başka nasıl bir fayda beklerim ki?
***
Burada anlatmam artık herhalde ama sırada biricik Nobellimizin aşk romanı var. Masumiyet Müzesi’ni çıktığı gün aldım ve heyecanla sevgili kitap kurduma hediye ettim. Şimdi de okumak için sıramı bekliyorum. Bir taşla iki kuş. Uyanık mıyım ne?

21 Ağustos 2008

someone still loves you


Canım sıkkın. Geçen sene Antalya’ya taşınırken artık Radyo Odtü dinleyemeyeceğim için üzülüyordum. Radyo Odtünün internet üzerinden de yayın yapıyor olması, radyoyu en çok arabada ve mutfakta dinlediğim için bana uygun bir çözüm değil. Çalıştığım yerde, internetten yapılan radyo yayınlarına erişim yasağı da olunca bir senedir Radyo Odtüsüzüm.

Mp3lerden çalma listeleri oluşturup dinlemek kısmi bir çözüm olabilir. Ancak radyo dediğin şeyi güzel yapan, bir sonraki şarkının ne olacağını bilmemek bence. Daha da güzel yapan ise o radyonun her defasında sevebileceğin bir şarkıyı çalma potansiyeline sahip olması. Benim için Radyo Odtü öyleydi işte. Tam bir Radyo Odtü şarkısı diye tanımladığım şarkılar vardı mesela ve o şarkıların içinde yer aldığı kaliteli bir türler karması.

Neyse, buraya taşındıktan sonra uzunca bir süre kurcala kurcala sonunda Capital Radio’ya geri döndüm. Döndüm diyorum çünkü eskiden, Radyo Odtü yayına başlamadan önce, Capital Radio dinlerdim. Kulağımda Sony walkmanimle Hacettepe yokuşunu çıkarken, yurt odasında sınavlara çalışırken ve en çok da uykulara dalarken. Şimdi o eski şarkılar bir yerlerde çaldığında, zihnimde canlanan eski anların görüntülerine eşlik ediyorlar bir anda. O yokuşu çıkıyorum, o odaya giriyorum ve yine o uykulara dalarken kurduğum hayalleri kuruyorum yeniden. Capital Radio beni her ne kadar 3-4 şarkıda bir memnun etse de, “Hiç yoktan iyidir, hem de Capital Radio Ankara’dır.” diyerek, dinliyorum. Dinliyordum. Canımı sıkan haber; Capital Radio’yu satmışlar, sonra da kapatmışlar. Yakında o frekanslardan adını vermek istemediğim bir radyo yayına başlayacak. Türkiye’nin radyo devrimi diye tanıtım yapıyorlar şimdi. Hay sizin devriminize… Sanki fezadan şarkı getirtecekler.

Velhasıl radyosuz kaldım. Canım sıkkın.

18 Ağustos 2008

gözlerimi unuttum masallarda


Ağrı Dağı Efsanesi
İlk kez üniversite yıllarımda okuduğum bu romanı ikinci kez şöyle okudum: Yaşar Kemal kahramanları ve olayların akışını çok yüksekteki taş duvarlı bir odanın penceresinden hem izliyor, hem de gürül gürül sesiyle anlatıyor. Sırtında gri ve eski bir ceket var. Ben onun arkasında duruyorum. Onu hem dinliyorum, hem de omuzlarının üstünden olanı biteni seyrediyorum. Onun gördüğü gibi.

Ağrı Dağı Efsanesi’nde Mahmut Han’ın kızı Gülbahar ile Ağrı Dağı eteklerinde yaşayan Ahmet’in yaşadıkları büyük aşktan fazlası var: Hanların ve paşaların halk üstündeki baskıları, gelenekler, ayaklanmalar, bu ayaklanmaları bastırmak için yapılan siyasi kurnazlıklar, manevralar ve nihayetinde halkın ayaklanmadan önceki hallerine dönüp kahramanlarını, liderlerini sorgulayıp onları sıradanlaştırmaları. Aşkın arka planında halkın yaşadıklarını mı anlatıyor yazar? Yoksa aslında o toplumsal süreçleri anlatırken hikâyenin odağına aşkı mı yerleştiriyor? İşte o, bakanın gözüne göre değişiyor.

Gülbahar çok az tanıdığı, bildiği Ahmet’e onu efsaneleştiren gururuna duyduğu merakla tutuluyor ve işin acı yanı bu gurur aynı zamanda onların sonu oluyor. Ahmet’in aşkı ise Gülbahar’ın ona meyliyle başlıyor.

Ne Gülbahar’ın ne de Ahmet’in aşkı… Benim için bu romanı unutulmaz kılan, zindancı Memo’nun Gülbahar’a duyduğu gizli aşk ve Memo’nun okurken gözyaşlarımı tutamadığım sonu. Memo’nun aşkına dair:

“Gülbahar elindeki keseyi Memoya uzattı. 'Al,' dedi. 'Bunların hepsini sana veriyorum'. Memo keseyi aldı, baktı, elleri kuş gibi uçuyordu titremekten. 'Şu zindandaki, Ahmedi bana göstereceksin.'

Kese Memonun elinden taşlara düştü. Gecede sert çıngırtılar çıkardı. Gülbahar eğildi, keseyi yerden aldı, yeniden uzattı. Memo keseyi almadı. Yüzünde bir damla kan kalmamış, bütün bedeninin kanı çekilmişti. Yüzü kağıt gibi apaktı.

'Al bunları Memo. Al bunları, beni içerideki adamla görüştür. Ondan sonra git babama her şeyi söyle. Söyle ki başımı vursun.'

Memo öyle kalakalmıştı. Neden sonra başını ağır ağır kaldırdı, Gülbahara baktı. Gözleri bir ölüm acısındaydı. Gülbahar gözlerini indirmek zorunda kaldı.

Memonun elleri beline gitti, cansız, ağır… Belinden zindanın anahtarını çıkardı. Gülbahara uzattı, oradan uzaklaştı gitti…"


Devamı var...

15 Ağustos 2008

ömrümde bir gece başlıyor derken

Deniz: “Seni etkileyen üç aşk romanını yaz.” dediğinde üzerinde çok fazla düşünmeyip bu üç kitaptan birinin Reşat Nuri Güntekin’den Akşam Güneşi, diğerinin Yaşar Kemal’den Ağrı Dağı Efsanesi ve sonuncusunun da Milan Kundera’dan Kimlik olmasına karar verdim. Hayatımın farklı dönemlerinde okuduğum bu romanlar üzerinde düşündükçe her birinde aşkın bambaşka yönleriyle anlatıldığını daha iyi görüyorum şimdi.

Yıllar önce okuduğum Hakkâri’de Bir Mevsim’de, yazar Ferit Edgü, romanının ortasında bir yerlerde hikâyeden bağımsız bir biçimde roman yazmak üstüne bir tartışma açıyor ve hikâyeyi bir anlatıcının ağzından anlatmanın zorluğuna değiniyordu. Bu tartışmanın ardından romanın başından beri olayları kahramana, yani birinci tekil şahsa anlattıran yazar bu noktada anlatma işini üstleniyor ve bir deneme yaparak sadece o bölüm için hikâyeyi kendi ağzından aktarıyordu. O kitabı okuduğumdan beri tüm kitaplarda hikâyenin kim tarafından anlatıldığına daha fazla dikkat ederim, yazar ile asıl kahramanı birbirinden ayırıp, bir yandan kahramanın yaşadıklarını ve iç dünyasını anlamaya çalışırken öte yandan yazarın romanı nasıl bir ruh haliyle, hangi duygular içinde yazmış olabileceğine odaklanırım. Yazarın yaşamına dair bir parça bilgim varsa da romanda anlatılanlarla yazarın kendi yaşamı arasında bağlantı kurmaya çalışıp, yazarın romanı yazdığı odayı, oturduğu masayı hayal ederim.

Bu sebeple bu üç romanı ve beni nasıl etkilediğini yazarlarından, anlatıcılarından bağımsız olarak aktarmak niyetinde değilim.

Akşam Güneşi
On dört on beş yaşlarımdayken bana en büyük aşkların kavuşması imkânsız âşıklar arasında yaşandığını düşündürmüştü Akşam Güneşi. Romanın başkahramanlarından Jülide’nin en çok aklımda kalan yanı;“Güneşe bakıyormuş hissi veren gözleri” idi. Bu tasvir yıllar boyunca hiç aklımdan çıkmadı. Reşat Nuri, Jülide’yi ve hikâyeyi Nazmi’nin gözlerinden öyle bir anlatıyordu ki; Jülide bana göre dokunsan kırılıp bin parçaya ayrılacak bir mücevherdi, insanüstü bir varlıktı. Karısının yeğeni ve kendisinden yaşça çok küçük olan Jülide’ye duyduğu aşkın, ruhunun derinliklerinde yıllar süren bir seyirle hayat buluşunu fark edemeyen Nazmi aşkını, ancak Jülide’nin de kendisine âşık olduğunu öğrendiğinde anlayabilmişti. Birbirlerine ve başkalarına hiçbir zaman itiraf edemeyecekleri bu aşkı, Jülide unutma mücadelesi verirken, Nazmi hayatının son döneminde kendisine bahşedilmiş bir lütuf gibi görüyor ve bu aşka daha çok bağlanıyordu.

Nazmi’nin Jülide’ye duyduğu derin ve hastalıklı aşkı fark ettikten sonraki sözlerinden:

“Jülide’yi seviyordum… Dünya, Jülide ile, su çiçeklerine benzeyen bu narin çocukla yaşamaya başladı sanıyordum. Başka zamanlardan başka memleketlerden bahseden bir kitabın yapraklarını karıştırırken cildi dizlerimin üstüne bırakıyor: «Hepsi iyi, hepsi güzel… Fakat o zamanlarda, o yerlerde Jülide yoktu» diye düşünüyor, onu görmedikleri, sevmedikleri halde saadetlerinden bahsedenlere gülüyorum…”
Devamı var...

12 Ağustos 2008

...

Heyecanla bekliyorduk. Gitmesine bir gün kala dedi ki; Sivas. Dedi altı ay. O dediyse yapmaktan başka yol yoktur. O devlettir.

Kuzumuz gitti. Biz baktık arkasından. Evimizin küçüğü, ablacığının bir tanesi. Kara kuzumuz. Bekleyene zor geçer zaman. Ama çabuk geçsin bu sefer.

07 Ağustos 2008

sonrası rüyalar rüyalar rüyalar

O pencere, o petunyalar.

Gözlerimi kapadım. Bir anlığına zihnimde canlanan görüntü beni o kadar heyecanlandırmasaydı uykuya dalabilirdim.

İçinde bir tanecik elma ağacı olan ve ancak o ağacın dallarının kapladığı büyüklükteki bahçesindeyim eski evimin. Elimde bardak, bardağın içinde gazoz, dışında buğu. Bardağı ağacın altındaki masaya koyuyor ve oturmak için sandalyeyi çekiyorum. O anda kollarıma ve masaya yaprakların arasından sızan güneş ışıkları vuruyor. Sokak bütün öğleden sonraları olduğu gibi sessiz. Penceremde petunyalar var ve duvar dibinde akşamsefaları...

Şimdi kim bilir kimlerin kollarına düşüyor o yaprakların arasından süzülen güneş ışıkları. O güzel evim, eski evim, tüm kiralık evlerin kaderini yaşayıp kim bilir kimler tarafından terk edilecek defalarca. Ya o terk edenler gözlerini kapatıp hayal edecekler mi bir kalp çırpıntısıyla beraber o elma ağacını, akşamsefalarını ve petunyaları? Benim gibi.

31 Temmuz 2008

hayata baksana takmıyor kimseyi

- Yanlış düşünmüşler oysa. Nasıl bir şey söylemedim, nasıl sustum bilmem. İçimde kaldı. Bir cevap vermiş olsaydım, şimdi bu kadar öfkeli olmazdım.

- Evet neden konuşmadın sustun? Bak bana da dert oldu şimdi. Ben olsam susmaz kırardım kalpleri.

- Bu sefer benim kalbime çıkıntı girdi. Çıkıntıyı bilirsin sıkıntıdan beterdir.

- Bilmez miyim bilirim mafeles. Yanlış ya da doğru düşünmeleri fark etmeyecek insanların fikirlerine önem veriyoruz. Neden böyle?

- Oysa öyle düşünse ne olur düşünmese ne olur insanları ile ne düşündükleri önemli olanları birbirinden ayırmak lazım.

- Evet lazım. Onun için olgun olmak lazım aslında. Ya da omuz silkebilmek. O hareketi yapma becerim yok benim. Bir de elimi yukarı doğru açık halde sallayıp boşveeer diyebilmek. Onu da bilmiyorum. Sırf bunun için fizyoterapist tutacağım. Bu hareketleri öğretsin bana.

- Ya da yükleyelim telefon zili yerine Fatih Ürek’ten Hadi’yi, o çalsın her aramada; el âlem ne der se de sin…

Bu yazıda anlatılanların gerçek hayattaki kişi ve olaylarla uzaktan ve yakından ilgisi vardır.

27 Temmuz 2008

...

Haftalardır operasyon ve iddianameyi takip etmeye, konuşulanları, tartışılanları ve yazılanları anlamaya çalışıyorum. Bahsi geçen örgütlenmenin tek bir uzantısının bile Kurtlar Vadisi’ne en az birkaç sezonluk malzeme sağlar nitelikte olduğu açık. Sanıklardan her birinin bağlantı kurduğu kişi ve örgütlere ve onlar üzerindeki etkilerine indikçe anladığım şey, meseleyi bütünüyle anlamanın hakikaten çok zor olduğu. İnsan işini gücünü bırakıp kendini bu konuya adayacak ki ucundan yakalayabilsin. Kolay değil sırf iddianame 2455 sayfa.

Bir kere en başta oturup iddianameyi okuyacaksın. Sırf onu okumak da yetmez; beraberinde sanıkların ve onların ilişkide olduğu kişilerin özgeçmişlerine bakacaksın; bahsi geçen örgütlerin nasıl kurulduklarını, yapılandırıldıklarını, faaliyetlerini ve kaynak akışlarını inceleyeceksin; bu örgütlerin devletin hangi kurumları ile nasıl ilişkiler içinde olduğuna kafa yoracaksın; tüm bu ilişkilerin yasal süreçlerin içine nasıl ve ne kadar yerleşik olduğunu çözeceksin ki belki büyük resmi görebilesin. Tabi tüm bu anlama çabasında doğru ve eksiksiz bilgiye ulaşmak mümkün olursa. Bunlardan yola çıkarak benim diyen araştırmacıyı, gazeteciyi, akademisyeni bırak; iddianamede adı geçen sanıkların bile meseleyi tam olarak anlamakta zorlanabileceklerini düşünüyorum.

Öte yandan bugüne kadar ekranın yarısını kaplayan bir görüntüyü kırmızı daire içine alan, aynı 3 saniyelik görüntüyü en az 20 kere bağıra çağıra tekrar gösteren, sözde beslenme, sıcaklar ya da turizm haberi olarak izleyiciye yakın çekim kadın vücudu sunan bir televizyonculuk anlayışının bu konunun üstesinden nasıl geleceğine dair de merak içindeyim. Çünkü bu hikâyede öyle kırmızı halkalar içinde hem de defalarca gösterilebilecek görüntüler yok maalesef. E ne olacak şimdi?

Varsayalım televizyon kanalları mevcut pratiklerinden vazgeçip konunun ciddiyetine uygun bir habercilik anlayışına yöneldiler ve neyse durum onu verdiler. Peki ya bugüne kadar özellikle televizyon yoluyla haber ya da bilgiye erişme konusunda yanlış yönlendirilmiş, uyuşturulmuş ve maalesef aptallaştırılmış insanların meseleyi anlayabilmesi mümkün mü?

Ülkenin içine düştüğü durumu görmenin verdiği acı bir yana, bu operasyon ve dava aynı zamanda düşünme egzersizleri için de fırsatlar sunuyor. En karmaşık sudokuların bile vadedemeyeceği.