26 Aralık 2008

geçerken yanımdan o an tanımadın beni

“Annemin yaşıyla Mersin’in plakası aynı.” diye düşündüğüm zamanı hatırlıyorum. Dün gibi olmasa da. Ve nihayet geçen ay ben de otuz üç oldum. Otuz üç. Kabullenip normalleştirmek için yüksek sesle söyleyelim; otuz üç.

Bir doğum günü postu yazmamıştım. Yirmi beşten sonra yeni bir yaşa girdiğini ona buna sevinçle duyurmak akıl kârı değil zaten. Bence doğum günlerinde yirmiye kadar büyüyor olmanı, yirmi beşe kadar da gençliğini kutlarsın. Hediyeleri ve hatırlanmayı hariç tutarak söylüyorum; yirmi beşten sonra doğum günleri yaşlandığını hatırlatmaktan başka işe yaramaz. İyi ihtimalle ortalama yaşam süresine yetmiş beş yıl dersen, ömrünün üçte ikisinde yaşlandığın sonucuna varırsın biraz haksızlığa uğramışlık hissiyle.

Eskiden, ama çok eski değil, otuzlu yaşlar artık insan ömrünün son demleri gibi gelirdi. Artık öyle gelmiyor. Ama yine de birilerinin yaşıma inanmaması, hatta not dönemlerinde bazı öğrencilerin “Ay hocaaam, sizi öğrenci sanmıştım.” diyerek yanıma gelmesi bile kısmi teselli oluyor şimdi. Bir de ayna var esas kahraman. Yaş bahsinde onunla da iyi aramız, çok şükür.

Fakat benden en az on yaş büyüktür dediğim kadınlar çıkıyor karşıma bazen. Onların benimle aynı yaşta ya da benden iki üç yaş küçük olduklarını öğrendiğimde düğümleniyor boğazım. Diyorum ki benim hayatım yine de kolaymış. Başka türlü nasıl olur? Annemden geldiği garanti DNA kodlarım bu kadar farkı açıklamaya yeter mi?

Her yaşın ayrı bir güzelliği varmış. Yalan. Gergin bir cilt, daha sağlıklı ve daha dinç bir vücut, daha fazla heves, daha fazla heyecan, bunlar hep gençken var. Ondan sonra taş çatlasa yukarıdaki satırlarda görülen yaşım var ama genç gösteriyorum tesellisi. O da şanslıysan tabi.

Geçmiş doğum günleriniz kutlu olsun.

21 Aralık 2008

ben belki başkaydım
sen başka bir aşktaydın

Issız Ağaç. 13 Aralık 2008, Mersin-Antalya Yolu. Fotoğraflayan.

Herkes hakkında fazla konuştu, hevesim kaçtı, gitmeyeceğim dedim demesine de dün o kadar sıkıldım, o kadar sıkıldım; yapacak işim, yanımda eşim ve izleyecek başka film o kadar yoktu ki Issız Adam’a gittim sonunda. Solumda cep telefonunu kapatmayan bir sığırcık kuşu, sağımda da yüzüme yüzüme öksüren bir teyze ile ne kadar iyi izlenebilirse bir film, seyirci olarak o kadar iyi ifa edebildim bana düşen rolü.

Issız Adam’ın tanıtımlarını ilk gördüğümde çok sevdiğim Ferzan Özpetek filmlerine öykünmüş gibi gelmişti Çağan Irmak. Gösterimde herhangi bir Ferhan Özpetek filmi olmadığından, çakmasıyla da birazcık eyleyebilirim kendimi diyerek girdim filme aslında. Fakat nerede insanı önce kendi içine çekip daha sonra bir parça efsunla birlikte hayatın içine yeniden bırakacak o film, nerede Issız Adam? Bilakis eve götürmekte olduğum çok tahıllı ekmekle markette kalan tam tahıllı ekmek arasında fark olup olmadığı sorusu bile, dönüş yolunda zihnimi filmden daha fazla meşgul etti diyebilirim.

Can sıkan, filmden soğutan, olmaz dedirten sahneleri bir kenara koyarak söylüyorum, benim için bu filmin en olmayan yanı bir bütünlük hissi vermekten yoksun oluşuydu. Düzgün yazılmış bir metin gibi iç içe ve akıcı değil de, birbirine iliştirilmiş küçük not kâğıtlarına benziyordu film. Söylemek istediğim bu parça parça olma halinin hikâyedeki kopukluluklardan kaynaklandığı değil tam olarak. Daha çok birbirlerine ve hikâyeye bir türlü eklenemeyen yahut uymayan mekânlar, karakterler, diyaloglar. Ama en çok da diyaloglar. Çağan Irmak her ne kadar kristal parlaklığında tarz görünen bir hayatın o hikâyenin içindeki olmamışlığına dair eleştiriyi Müzeyyen Hanım ve Ada’nın iki çift sözüne kendi elleriyle iliştirse de, belki de bu yüzden sırf göstermek için gösterdiği hissine kapılıyor insan filmdeki birçok şeyi. Ha gösterdi de ne oldu? Evet, öyle bir evde yaşamak isterim, evet o restoranda yemek yemek, hatta orada aşçı olmak bile isterim. Fakat bir filmin insanda uyandırdığı tek duygu bu olmamalı.

Gişe rakamlarına bakınca insanın "Demek ki Türkiye’nin buna da ihtiyacı varmış." diyesi geliyor, pek de fazla kızamadan. Lakin benim cephede değişen bir şey yok. Dün, bu filmi görmeden önce, sevdiğim tek Çağan Irmak filmi Mustafa Hakkında Herşey’di. Bugün de öyle.

15 Aralık 2008

keşke

“Denizin kıyısında durmuşuz. Ayaklarımızı suya salmışız Ethel. Sen diyorsun ki ‘şu ilerideki elli beşinci dalgaya yüzelim birlikte. Bak o dalga ne kadar güzel!’ Ben de ‘hangisi?’ diye soruyorum. Daha sorumu bitirmeden yer değiştirmiş oluyor senin işaret ettiğin dalga. Bak artık söylediğin yerde değil. Elli beşinci değil de otuz beşinci olmuş şimdi. Giderek yaklaşıyor. Yani zaten o bu tarafa geliyor. Gelirken de elbet bir şeyler getiriyor yanında. Şimdi önünde iki seçenek var. Ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. Ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. Dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. O zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde.”

Elif Şafak, Bit Palas.

05 Aralık 2008

...

İki ay kadar önce Fatih, bir polis bizi engelleyecek şekilde hatalı dönüş yapınca arabanın camını açarak polise ne yapmaya çalıştığını sormuştu. O an benim bir polise nasıl böyle itiraz edersin şaşkınlığım mı, yoksa o polisin bir vatandaşın kendisine nasıl böyle itiraz edebildiğine dair şaşkınlığı mı daha büyüktü bilemiyorum. Kalbim bin beş yüz atarken arabalar sağa çekildi. Bizimki kendinden gayet emin bir şekilde, polisin sen kim oluyorsun da bana diyerek başladığı sorularına cevap verdi. Bir iki atışmanın ardından adam aniden döndü, arabasına bindi ve gitti. Şimdi bu polis ya “Bunda bu cesaret varsa kim bilir kimin nesi.” diye korktu, ya “Bu kadar rahat olduğuna göre deli galiba başıma daha fazla iş açmadan gideyim.” dedi ya da yüzde yüz haksız olduğunu fark etti. Son seçeneğin doğru olmasını diliyorum.

Bir lokanta dolusu insanın gözü önünde polis kıyafeti giymiş kişilerce saçından tutulup sürüklenerek kaçırılan ve tecavüz edilen kadınla ilgili haber ve yorumları okumuş, izlemişsinizdir. İstanbul Emniyet Müdürünün polise kimlik sorun öğüdünden sonra herkes, sıkıysa sor itirazlarına girişti. Aslında polisten korkmak kadar yine onunla ilişkili ama daha acıklı bir yanı var durumun. O da böyle bir olayda insanların “Bunu yapan polis olamaz.” diye düşünemiyor olması. Böyle bakıldığında görülen, klişe ifadeyle bana dokunmayan yılan bin yaşasının ötesinde bir sorun.

Bir başka sıkıntı medyanın konuyu ele alış biçimi. (Buna odaklanmadan bir şeyleri takip edemediğime göre herhalde kendimi delirtmek istiyorum.) Polisin zor kullanma potansiyelinin tartışılması iyi hoş da, seçilen kelimeler, çağrılan konuklar, üslup, belirli olguların yinelenme sayısı ve şekli tartışmaları bazen amacından saptırıyor. (Bu arada ortada iyi niyetli bir amacın olduğu varsayımıyla söylüyorum bunu.) Dün akşam da bir örneği vardı; eski emniyetçilerin de katıldığı tartışma programlarında polisin zor kullandığı ve halkın bu yüzden polisten korktuğunun altı çiziliyor. Fakat bu programlarda en nihayetinde açık ya da örtük bir şekilde “Elbette halk polisten biraz korkacak.” demeye getiriliyor. Şimdi devlet ne için ve kim için var tartışmasına girmek yersiz. Ancak ben polisten korkmamalıyım. Suçlu korksun.

Evet, korku öğrenilen bir şey. Üstelik bir şey anlatırken mesajın tamamı okuyanın ya da izleyenin aklında kalmıyor. Süzgecin üstünde basit hikâyeler, kısa cümleler, detayları gizleyen yahut konunun özünden uzaklaştıran tipleştirmeler kalıyor geriye. Bu bir hafta içinde de o kadar çok polisten korkuyoruz, yapamayız, soramayız lafı edildi ki artık korkmayanın da korkmaya başlayacağını sanıyorum. Sırf bu yüzden bile Cerrah ya da bir başkası, bunca tartışmaya çıksın ve bir karşılık versin artık. Desin ki haklısınız ama bunun önüne geçmek için teşkilatta şunları şunları yaptık, yapıyoruz, yapacağız... Çok mu iyimserim?

Normalde böyle bir olayın ardından beklenen şey, en azından polise kimlik sorabilme yönünde bir bilincin gelişmesi. Onu da geçtim, bu bilinçlenmenin en azından başlaması. Hem halkın hem de polisin zihnindeki bir evrilmeden bahsediyorum. Bu bir beklenti, umut. Oysa bunun yerine karşıma şu ve şunun gibi haberler çıkınca maalesef bir kez daha umudumu yitiriyorum.

03 Aralık 2008

o senin neyin olur derlerse

“Bir tek o olmaz! Baştan ayağa kıyafet de alman lazım, sen halasın.” diye uyaran bir dostum; “Sırtından değil omzunun üstünden açılan bir şey al öbür türlü enseleri acıyor.” diyen bir büyüğüm; bunları nereden bulabileceğimi bana sabırla anlatıp arabayı nereye park edeceğimi Google Earth’den işaretleyen bir kocam; bu bayram önünde aslan suratı, arkasında da kuyruğu olan bir tulum giyecek bir yeğenim var. Daha da sırtım yere gelmez.